Czytaj książkę: «Lâ Havle – Lütfî Divânı»
Czcionka:
EYLÜL SENELERİ
BANA: “YAZ” DEDİ ÇAĞATAY, “12 EYLÜL’Ü…”
‘Her şey ne kadar da değişti’ gibi yaparken
Değişmek arzusunu dile getiren arkadaş,
Değişmek sence bu mu?
Bir çoban bile daha iyi değişir senden
Sürüyü otlatırken her gün farklı bakar mala, davara,
Kır çiçeklerine de…
Köylülükten kurtulmanın yollarını gösteren
Orta hâlli bir kasabanın orta hâlli yazarı,
Bize şehrimizi anlatmıyor da,
Şehrin kapılarını gecenin karanlığında istilacıya açanlar gibi
Arkadan vuruyor kardeşini üç kuruşa.
Anamızın yüzü nasıl da benzerdi şehrimizin yüzüne?!
Şehrimizi şimdi başka bir şeye benzetenler,
Aslında anamızı belliyorlar sinsice…
Anamızı ve doğal olarak kendi anasını da…
İki şey ancak ölümle unutulur diyordu Nâzım;
İki şey: Anamızın yüzü ve şehrimizin yüzü…
Bu gelen nasıl bir ölüm ki…
Bana yaz dedi Çağatay, on iki eylülü
Ne yazayım, o zaman yazdım, başkaları gibi değil
Şimdi değil otuz yıl sonra değil…
O zaman…
O zaman kaç kişiydik ki zâlimin karşısında susmayan?..
Şehir unuttu her şeyi,
Şimdi dönüp başka şehir kuruyorlar, başka mâziler edinip
‘Zalimin karşısında susan dilsiz şeytandır!’
O yüzden tam 12 Eylül’de vurdum 12 eylülü.
Kenan’a mektuplar döşendim uzun uzun.
Hapislerinde yattım, kafeslerinde…
Yazdım, söyledim, haykırdım, işkence gördüm, işsiz kaldım
Nereden bileceksin?
Sen benim ne çektiğimi nereden bileceksin?
Uzaktın ümmet kardeşliğinden…
“Bana dokunmayan yılan bin yaşasın!” bile diyemezdin delikanlıca.
Kaç yıl geçmiş; otuz mu, kırk mı?
Hâlâ karşıma çıkar durur her adımımda gençliğim
Geri dönüp duruyor yankıları sesimin…
Karşımda kendim… Yirmili yaşlardaki kendim…
O yüzden atamam yanlış bir adım,
yanlış,
yeni,
değişmiş…
Çok fırsatlar çıktı, başka şehirlerde çok anahtarlar…
Fakat yirmili yaşlardaki kendim, yirmili yaşlardaki kendim
Mesuliyet, sadakat, samimiyet, hürmetfve aşkın fikri
“Bizi kullanmışlar.” diyenlere inat
Elma yüzlü yirmili yaş yüzünden ka-ça-maz!
Ben korkmadım ki hiç…
Onlar korktular.
Korkuları postallarından belliydi.
Başları olmayan, apoletleri olan
Yüzleri, gözleri, kalpleri olmayan, miğferleri olan
Tertemiz üniformaları bir de…
Omuzları vardı, miğferleri vardı, postalları vardı
Ama başları yoktu… Gözlerinden mi anladım?
Başı olmayanın gözü mü olur?
Ama bildim korktular benden… “Korku postaldan belli olur mu?”
“Oluyor işte.”, korkuyorlardı…
Kaç yıl geçmiş Çağatay dostum, hesap kitap ettin mi?
Kim derse ki “kullandılar” bil ki, bugün de kullanılıyor o
İnsan bir kere kullanılmaya görsün Çağatay,
Bir kere kullanılmaya görsün…
Korkup kaçanı tanırım ben
Sesinden tanırım, postalından tanıdığım gibi
Tanırım milletine sırtını döneni, şehrini kirleteni
Anasını satanları…
Şu dünyada üç şey vardır yenilir: Biri elma, biri ayva, biri nar
Öyle ya ardından belli yâr diyeceği…
Muz diyebilmek için bütün bunlar dostum.
Anlayacağın değişen bir şey var; yâr…
Ben biliyordum böyle olacağını…
Kızların isimlerinin değişeceğini:
“Elif, Döne, Emine… Yaylada pınarsınız, bereket siz varsınız.”
Karakoç’un Mihriban’ı da hayal, Akbaş’ın kızları da…
Ayrılık hep masamın üstündeydi, yapamadım.
Hep masamın üstündeydi, izmaritlerdeydi…
Ayrılık çöplükleri ayıklayan, didikleyen,
Yahut kim kemik verirse bir parça
Ona koşan başıboş itlerdeydi.
İpini koparmış kayıklar gibiyim
Yüzüyorum başıboş sokaklardan sokaklara
Düşmanı ilk görüp de haber verememenin acısını duyuyorum
Ne kadar turuncu bakıyor minareleri camilerin
Ne kadar ölçüsüz, hadnaşinas, sipsivri
Neden üç şerefeli yaparlar, dört minareli
Kubbesi tabak kadar mahalle camilerini?
Görmezler mi ecdâdın merhamet kokan camilerini?
Ben ne anlatıyorum, onlar ne anlıyor?
Özgürlük sanıyorlar esaretlerini.
Beni atın o hâlde ırmaklardan birine!
Belki biri çekip çıkarır ileride…
Ne balığa benzerim ne ayakkabı eskisine.
Atlantik’in sularına erişmek istiyor ırmaklar…
Atlantik’in suları çalkanıyor.
Hırıltısı, hışırtısı, kızıltısı derinlerin…
Atlantik’in suları çalkanıyor.
Kendimi gördüm suyun dibinde;
Elma yüzümü gördüm kırk yıl evvelinin,
Kendimi gördüm bir elma gibi yüzü,
Atlantik’in dibinde.
Gündüzü mü kovalıyorum, geceyi mi?
Atlantik’in altında işim ne?
12 Eylül’de bıraktım her şeyimi… Martıların ürkütücü sesini duyuyorum. İstanbul’un saadetini anlatıyorlar;
“Gak gak ediyorlar, vak vak ediyorlar.”
Tehlikeden habersiz huzuru paylaşıyorlar;
Küçük, geçici didişmeler yetiyor onlara.
Atlantik’in dibinde İstanbul’u dinliyorum.
Yeni istilacılarına ne kadar da hürmetkâr;
Yaşasın bunlar ne kadar da demokrat!
Alacaklar postalların çiğnediği kaldırımlardan
İntikamlarını…
“Geç oldu biliyorum.” diyor Üsküdar’daki kardeş
“Sen ki mağduruydun değil mi Eylüllerin?”
Hayır diyorum, gak gak ediyorum, vak vak ediyorum
Kimse beni edemez mağdur!
Ben ki toz kanatlı bir kelebeğim…
Mavidir tozlarım, mavi nurdan bir ırmak gibi uçuşur.
Medeniyet dirilişçiliğinin intikamla işi yok!
Unuttun mu Topçu’nun söylediğini def’aten?
“Hiç olur mu bir arada dinle kin?”
Leküm diniküm veliye din.
Herkes anayasasını alsın da gelsin…
EYLÜL SENELERİ 1
Bir uzak iklimdir yaşanan
Güneş yerine ufukta görünen
Bir kan okyanusudur şimdi
Bu nedir gözlerimin önüne dolan
Kaldirin perdeleri artik aradan
Ne zaman bitecek hasretliğim
Yolunu şaşirir mi hiç rehber
Nerede dağ-bayir gezdirdiklerim
Dokuzyüzelliyedili çocuklar, ya onlar
Onlar yaşamadilar, yoktular
Ne yârlerini buldular ne yerlerini
Bir beton kafaste bin çocuk unutuldular
… Bin sevda yüklüydü gönlü
Bir kan okyanusudur şimdi…
GÖLGELER 1 2
Gölgeler gördüm bugün
Âşina gölgeler
Yıllar öncesinden bakar gibiydiler
Gölgeler kovalıyor gölgemi
Gölgeler gölgeme vuruyorlar
Siyah fon kâğıdına yazı yazıyor
Siyah adamların tuttuğu siyah kalemler
Siyah mürekkepli
Gölgeler gölgemden korkuyorlar
Dağları gögede bırakan gölgeler
Gözyaşının bile gölgesi var
Ki hayatın tek kıymet-i harbiyesi
Gölgeme düşüyorlar
Gölgemi eziyor gözyaşları
Neşeden kedere, yeisten ümide kadar
Uzayıp giden meçhul ve âşikâr
ve ne kadar mücerret ve müşahhas
şeyler varsa hepsinin
bir damla ifadesi gözyaşlarının
da gölgesi var
Pamuktan hafif bulutların bile gölgesi sert kayalar olabilir
Sert kayaların gölgesi ıpılık bir göldür bazen
En korkusuzların gölgeleri bir mum aleviyle kaçışırlar oraya buraya
Beton duvarların gölgesi gölgemi yok ettiler
Gece de onları yok etti
Musikinin gölgesi hakikatte şiirdir
Ama bir türlü notaya dökülmez
Ruhumda kaynayan nâmeler
Hayatın gölgesi kapkaranlık ediverir mısraları
Kaderini vaktin emrine terk etmiş gölgem
Sonsuzluğa erişir gecede
İlk ve son ışıklarda uzar ipince
Sonsuzluktan çekip çıkarıldım
Mesafem kısaldı
Tek boyutum vardı-binbir boyutta
Şaşakaldım
Gün ışığında
GÖLGELER 2 3
İpliğini mumlar saraç
Düğümünü atar cellad
Bakracını atar cadı
Yıldız gölgeleriyle dolu kuyuya
Damarı titretir kan
Ruh devşirir can bulur vücud
Damarı eritir kan
Ruh çekilir çürür vücud
Güneşi gölgeler mi bulut
Gölgeleeeer
Güneşi öldürür mü bulut
Öldürürse kul Tanrı’sını
Öldürür güneşi bulut
Ve sineğin gölgesi
Nemrut’un kendisini
Şiirin gölgesi şairi devirdi
Toprağa uzandılar
Gölgelenip asıllar
Zaman “an”da noktalandı
Kabına sığmayan zaman
Bulut bulut akıp gitti
Gayrilendi mevcudat
HER CANDA BİR DAMLA KANIM 4
Yıkılası dağlar ne göklere ulaşır
Ne geçit verir yoluma
Samanyolu uzar da efkarım gibi
Kuşatır muhayyelemi
Nabzı duyulur zamanın mor atlastan
Yerin altı çağırır sanki
Bir yanımız erer sırrına âlemin
Uzanarak Samanyolu’na
Ölümü yaşar bir yanımız hücre hücre
Karışarak toprağa
Her canda bir damla kanım
PARANTEZ İÇİNDE ŞİİR 5
Siz beni ne anlarsınız
Saatin tik-takı peryodlu çalar
Şairden tik-tak mısralar beklersiniz
zaman akıp gider
korkarız saniyelerin işleyişinden
Oysa saatlerin farkında değilizdir
Yıllar geçer de an gelir
İşte o an geçmez vakit
Bir ömür yaşanır bir günde
gecenin yarısını geçmişim
bekçi düdükleri ve gecenin yankısı
kulaklarımda bir ağrı
tepemde dolaşan bir sineğin vızıltısı
yorgun parmakların çıtırtısı
sonra kâğıt hışırtıları
Dizginle!
diye bir ses otoriter
der
Hizaya sok satırlarını
duygularını
Ben parantez içlerinde tutuklu
düşüncelerle varım
Bir şiirlik hürriyetim kaldı
Alın onu da benden
kalıplarınızda dondurun
Ne gecenin sesleri
Ne bendeki gölgeler
Sabahsız uykularıma dalmak istiyorum
DÖNER ZEYBEĞİN MOR CEPKENİ 6
Döner zeybeğin mor cepkeni
Döner de döner hey
Döner kürsüleri mahkemelerin
Döner de döner hey
Durdu sanılan devran durmaz
Döner de döner hey
Dönmemek üzre çıkan kervanlar gider ve
Döner de döner hey
Demir döner, su döner, un döner, yıldız döner
Döner de döner hey
Baş döner, ayak döner, yürek döner
Döner de döner hey
Bir dönülmez yolda gideriz düşe kalka
Herşey döner durur döner durur
Aşağıda
Yukarıda
Önümüzde
Arkamızda
Ve yanlarda ne varsa
Döner zeybeğin mor cepkeni
Döner zeybeğin mor cepkenindeki kalemler
Koyun cebindeki kâğıtlar, üstündeki yazılar
Döner zeybeğin belindeki kılıçlar
Başı döner zeybeğin, ayağı döner
Yüreği döner
Döner zeybeğin mor cepkeni
Döner de döner hey
HERKES OLMAYANLAR AĞLASIN 7
Ağladım gene… Gözyaşlarımı içime akıtarak
Bir mektup aldım mürşidimden
Çöplükte çırpınışlarımı sezmiş olmalı
Sezmiş olmalı ümitsizliğini
Arayışımın
Okudum saman kâğıdı üzerindeki el yazması dersimi
Çarpıldım, sendeledim
Yıkıldım her cümlesinden
Anladım neden kabul edilmediğimi divanına
Nasıl anlamak istediysem eskiden
Geç kalışın ağır hükmü uygulanacaktı gayrı
Artık duraklarda beklemenin faydası yok
Yayan uzanacağım yollarca
Tırnaklarımla arşınlayacağım eğrileri
Eğrileri ve dimdikleri -tırnaklarım sökülünceye
Acılı ruhum acıya doyuncaya dek çile çekecek
Ömür boyu yaram yaralar yeşertecek
Buğulu gözlerle bakacağım evrene
Her şey körlüğümce karanlık görünecek
O’ndan duymak hem iyi, hem kötü
Anladığını anlamak iyi
Anladığını anlamak geç, kötü
Muhip acı çekerken hüznün harabe cennetinde
Mürşid ilkeli ve vakur, gerçeği biliyor gibi
Ya o ben
Ne uyuyabilmektedir savaştan
Ne okuyabilmektedir ocak ateşinden
Savaş sanki ebedî
Ve ocak sönmede sanki
-ah bir herkes gibi olabilseydim
Eşyanın parlaklığınca eşya
Hayatın doyumsuzluğuyla cıvıl cıvıl
Koskoca bir denizin dalgaları arasında
Bir aşk böceği gibi
Doğum ile ölüm arası bir nefestir hayat
Hayat ve görünen-duyulan her şey ikisi arası
Evrenin bu bir kısa anı için
Saadetin kadehini kaldırmak için
Sonluluğumla bağlansam sonlu olana
Ah bir olabilse
Hiçbir duygu ulaşmasa hedefine
Her şey yarı yolda kalsa
Ve gülsem küllere tomurcuk tomurcuk
Kahkahalar patlatsam sonra suratına sahtekârların
Bütün maskelerimi takınarak
-Yeter artık, yeter bu kadar
Bu denli ağlattığın kader
Benim de bir mutluluk güneşim olmasın mı idi
Gözyaşlarımı silecek bir el
Gölgesinde oturacağım bir ağaç
Yakıcı güneşe perde olabilecek bir bulut
Çok mu bana
Kadere başkaldırış bile kadere bir nevi bağlanıştır
Hayır, isyan sayfalarımı yırttım
İsyan değil, inkâr değil ama
Yazılana bir hırçınlık belki
Çeperleri kırma isteği
Hokkabaz, yapma bir bebek eli uzatmış
Kırık bir el
Gökten uzanmış güya
İstemiyorum artık
Sevgiler ve nefretler iç içe
Geçtiğimiz yollarda geriye dönüş yok
Ara sıra hissedilen bir sızı kalmış yalnız
Güneşin batma isteyişindeki uzun sabırsızlık örneği
Bir geç kalış hikâyesidir yaşanan
Güneş yerine ufukta görünen
Gözyaşı ve kan okyanusudur şimdi
Eskiden güneşin batmasını isterdim
Gecenin gelmesini hep
Karanlık bastırsın her yanı
Her şey sihrine bürünsün sonsuzluğun
İsterdim ki ay bulutların ardında kalsın
Kaynasın kara atlas neşeli kızlarla
Işıltılarında belirlensin mesafeler
ÖTELER SEMBOLLER TAKINSIN
RÜYALAR SABIR TAŞI OLABİLEN
TAŞ SABRIYLA BEKLEYEBİLECEK OLAN
SEVGİLİYE KASİDELER SÖYLESİN
Ve gerçek neyse öyle mantıklı
Öyle vakur ve somut
Zulmü yeşertsin
Dönüşü olmayan yollar bilirim
Gemilerimi yaktığım zamanlar oldu
Bazen hedefi 12’den vurdum
Vurulmam gerektiğinde açtım göğsümü
Tam hedef oldum arpacıklar için
Namlulara umarsız baktığım oldu
İki kaşımın ortasından
Ama bu sefer farklı
Bu girdiğim yolda yaşamak artık bir dönüş sanki
Dönüşü olmayan bir yol
Vaktin geç olduğu bir zaman
Ki artık ümit kalmamıştır yeşerecek
Yeşertilecek
Sonlu olanın kendi elleriyle hazırlanan
Aciz fakat kahramanca denilen bir başkaldırış sahnesi
Tekrarlanan bir dram nasıl komedi olursa
Öylesine güldürsün herkesi
Palyaçonun ölümü
Herkes olmayanlar ağlasın yalnızca
-Güçlü bir dram her an ağlatır
Ölümsüzleşir mazlumların kahramanlıkları
Fatihlerin fetih destanları unutulmaz
Tekerrür bile olsa-
KOĞUŞTA 8
Vıınnnnnnnn
Havayı yırtan otobüs sesleri
Ankara’ya gidenler
Ankara’dan gidenler
Bilen var mı hürriyet hasretini
Tekerlerin asfalta resmini çizdiğini
Koğuş uykuda
Ranza tahtaları uykuda
Kafes demirleri, soba, zuladaki resimler9
Ve şahsi kutulardaki bisküvitler
Nöbetçiler-düdükler
Tekmil uykuda
Esaret uykuda
Hürriyet uykuda
Adalet uykuda
SEHPA 10
Kapılarında dev sancılı atlar kişniyordu
Şehsuvârını kaybetmiş küheylanlar
Yusufiye medreselerinin
Yıldızlar akıyordu omuzbaşlarından
Toprağa göklerin selâmı gibi
Sefih ve mağlub
Zebaniler bayram ediyorlardı ellerinde zil
Ellerinde hürriyetin tokmağı
Zebaniler adalet kusuyorlardı
Çiçek tozları savruk savruktu
Yeni gelinler erkek çocuk düşlüyorlardı
Geceler mum ışığı kadardı
Heykeller şarkı söylüyorlardı
Betondan, bronzdan, tunçtan
Alkış tutuyordu sular
Lokmalar kırık kırıktı
Gözyaşı damar damar kan
Boynuna halat geçirdiler mâsumun
Boynu ıpılıktı
Kalbi buzdan
YÜREK 11
Sağır renk bir duyguyle unutur sevgiyi yürek
Çağısalar şüphe duyar kalender sofrasına
İcazet bekler vurmaya kötülerin üstüne
Nihani bir cenge girer kendi kendine bilek
Bir inkılap değirmeninde öğütür kanını
Nankör saplarına cumhurun herek olur yürek
İlmü-ledûn deryasına dalar da boğulmaz
Bir katresinde cebrin şaşırıp kalır yürek
İKİNDİ 12
O gün gelse yine gözbebeklerinde boğulsam
O gün gelse atsız pusatsız koştursam yeniden
Yatsı sonu vakitlerinde seni koynuma alsam
Kucak dolusu ülkülerimiz olsa yeniden
Sabaha nurtopu gibi çocuklarımız olsa
İkindi vakitlerini yaşasalar erkenden
Akşam bütün hüznüyle fakir soframıza dolsa
Bütün hüznüyle sevmek yatağına çekilirken
O gün gelse ve ben eritsem buz tutmuş bir kalbi
Aşk mağlubu kahraman soyunsa korkularından
Bir evcik bulsam ki ben nice sarayların sahibi
Bir sığınak, aşkın o harç tutmaz tuğlalarından
O gün gelse, evet o gün gelse de diyorum
Dağ başlarında yine pembe dumanlar yer etse
Bütün zamanlara hakkımı helal ediyorum
YÜRÜYÜŞ KARARI 13
Zil çaldı mı yatalım mı
Sabah erken kalkalım mı
Birden yüze sayalım mı
Bir ki üç dört, bir ki üç dört
Şu zamanı durduralım
Hangi boya vurduralım
Saya saya kuduralım
Bir ki üç dört, bir ki üç dört
Bu marş böyle söylenmezdi
Gönül böyle gücenmezdi
Sevda böyle tükenmezdi
Bir ki üç dört, bir ki üç dört
Yârdan mektup bekleyene
Baba evi gözleyene
Zulada aşk gizleyene
Bağırttılar; bir ki üç dört
Bir ki üç dört, bir ki üç dört
Ey adalet üstünü ört
Ayazda kaldı hürriyet
Bir ki üç dört, bir ki üç dört
İÇERDE 1 14
Yer beton, emirler beton, ekmek de öyle
Şefkat lugatlerden silinmiş gibidir
Manasız komutların ardından süngülendim
Karşı duramam ölmeye
Ama bu el, bu beni vuran el
Elin değil ki
İÇERDE 2
Bu yükü ne vakit yüklendim söyleyin
Söyleyin bu yarayı kim açtı kalbe
Bu perişan hâlimi ona demeyin
Bu yağmur böyle tesir etmezdi
Dalgalar böyle vurmazdı sahillere
Hani duvarlar üstüne üstüne gelir
Ruhunda kafesten bir kuş uçar gibi olur ya
Akşam biner ya gün aydınlığının üstüne
Ey gönül, bu kederi nereden kaptın
Baktığım yerlere bulanan bu duman nereden
İÇERDE – DIŞARDA
Yapılacak işler mi var
Çözülmemiş düğümler mi
Bu sevdâya gönlümüz dar
Bizi beklemeyin şimdi
Çağırdınız gittik geldik
Ölüm tattık hayat boyu
İstediniz hep biz verdik
Arzunuz bir dipsiz kuyu
Avuçtaki şiş inmedi
Hatırdadır olan biten
Gözlerimde yaş dinmedi
Batırdınız güle diken
Artık beklemeyin bizi
Hiç gelmeyiz yolunuza
Suçlarınız dizi dizi
Nişan taktık kolunuza
Elleriniz elleriniz
Copa benzer elleriniz
Belli ki kuvvetlisiniz
Biz olmadan da varsınız
Vatanı koruyasınız
DIŞARDA
Şiir gibi bir yalnızlıktır
Çektiğim
Bir sigara dumanında toplarım
Mısralarımı
Ve onların kaderi nefesimle
Uçar gider
Hayattan ne aldığımı bilirim
Ne verdiğimi
Can sıkıntısı sarmış benliğimi
Artık abestir her şey
Her şey ve aşk
Şimdi yoluma topuk sürür giderim
Bilmem nereyedir
TUTUKLULUĞUN 146. GÜNÜ
EVE MEKTUP
Yağmur çiseliyor dışarıda
Mazgal deliklerinden görüyorum
Oh… Hayat hâlâ güzel
Ve ümit ne tükenmez rahmet
Yağmur göklerin toprağa muhabbeti
Düşen damlalarca seviyorum
Evdekileri
Bir serçecik
Cik cik
Şarkısını söyleyecek
Bıraksalar
Hürriyetin
Tam şuramda
Kafes içinde
Bir serçecik
Yağmur yağıyor üşüyorum
Tam şuramda
Kafes içinde
Bir sıcaklık duyuyorum
Bozkır kültürüme uymayan şeyler söylüyorum
Artık söylemeliyim
“Seviyorum”
Damlalarca seviyorum yağmurlarca
Yüreğim o damlalar kadar atıyor
O damlalar kadar varım
Sonsuzu tutuklamış, sonsuza tutuklu
Sevginizle ayaktayım
İşte bir ziyası süzülüp gelmiş güneşin
Dün gece ise bir yıldızla konuştum
Ve ayın hilal şeklinde olduğu
Görüş günlerini bilirim
Yaslanmak niye
Siz orada varsınız ben burada
Varlığımız sevgimizle
Varsın çatık kaşlı duvarlar kaplasın her yanımı
Varsın beyazlarla karalar karışsın birbirine
Yeşermesin varsın başaklar ayrık otları arasından
Kim kapatabilir yüreğimi size, sonsuza
Yüreğimi kim mahkûm edebilir
Yüreğim evren kadar büyük
Bir o kadar sevginizle ayakta
DURDURUN ÇAĞI 15
Artık yeter ey koca kent
Ey karman çorman binalar
Ey beynime dikili taşlar
Duvarlar, vitrinler ve lambalar
Neden her intiharın
Her sonu gelmez sevdanın
Sebebinde siz varsınız
Ve neden
Açlığın, susuzluğun ve terin
Sebebi hep siz
-Güneş yanıklarıyla dolu
Güneş ışınlarıyla çatlamış
Güneşe hasret alınlardaki
Gözyaşlarının-
Ey taşlar, taş binalar
Ey insanlar, taş insanlar
Durdurun bu cinayeti
Bu gün ortasında işlenen
ANNEM 16
Ömrün boyunca hep koşturdun durdun
Evlatların için ordan oraya
Mamak yollarında çile doldurdun
Kıymet vermedin hiç pula paraya
Allah’a zikrinle ne kadar yakın
İblis’ten ne kadar uzaksın annem
Kar demedin geldin, ayaz demedin
Mevsimler tükendi, yıllar tükendi
Sabırlar tükendi, sen tükenmedin
Geldin de kırıldı zalimin bendi
Cennetteki yerin hazır olmalı
Topuğun çiğnesin kalbimi annem
KUCAĞINA DÖNMEK ANNEMİN 17
Küçüktüm
Ellerim kocaman görünürdü gözlerime
Küçüktüm
Annemin kucağını anca doldururdum
Annemin çilesi dudaklarımda bir tad
Emeğin şarkısı – annemin ninnisi
Kolay vazgeçmemişim anne sütünden
Gözleri güzeldi annemin
Farkına varamamışım bunca senedir
Farkına varamamışım bunca kırışıklığın
Ve yaşlandığını annemin
Anne
Bilirsin ne ayrılıklarda
Bir satır mektubu esirgedim senden
Uzanıp ne mısralar indirdim mâveradan
Sundum buse buse sevgili gözlerine
Ben bunalmış sıkkın
Hayata öyle ürkek baktığım gecelerde
Nefesinle yıkanırdım
Rüzgâra verip yüzümü
Hayır dualarını fısıldardı melekler
Omuz başlarımdan
Beni çiğnerken zorbalar
Acısını sen duyardın
Yüz geri edildiğim aşklardan
Senin bağrın yanardı
Büyük işler başarmaktan döndüğüm
O gece yarılarında
Yıldızlar uykuya dalardı bulut artlarında
Sen uyumazdın
Küçülsem küçülsem de anne
Yeniden alır mı kucağın beni
Kucağında uyusam
Vatan diye kucağını bilsem
Sen ölmeden ben ölsem
KADER
Her gece yıldızların ardından seni görürüm
Kaçarım mazgallardan ranzama seni görürüm
Yirmi beş adımdır avlumuz duvardan duvara
Her adımımda hep seni, hep seni düşünürüm
Bir yerlerde olduğunu bilmek yeter bana
Sen olmasan ey kalem-i kudret mutlak ölürüm18
Evvel çizilmiş düz bir çizgidir yaşanan hayat
Kıvrımlarını böyle gecelerde ben görürüm
E Mİ
Şafak sökerken sen yanımda ol
Hem şafak sökerken hem gün batarken
Saçların boynuma dolansın e mi
Soluğunu hissedeyim bir de
Ellerin arasın ellerimi
Gözlerin bir de
Ellerim neden soğuk anla
Ve gözlerimde bu hüzün niye
Sonra güzel sözler söyle bana
Güzel bildiğin her şeyi
Ve ben göğsüne yaslanıp ağlıyayım
Sen de ağlar gibi yap
Yan yana oturup çimenler üstünde
Uzakta bir yere beraber bakalım
Yahut yan yana uzanıp sırtüstü
Göğümüzde bir yıldız arayalım
AKADEMİLİ
Sen güzeldin
Senin kadar
Bu şehir de küçük ve güzeldi
Akademiyi bitirdin sonra
Bu şehirde de nice akademiler açıldı
Sonra büyüdün, büyüdün
Önce bakışların değişti, tavrın
Sonra sözlerin, her şeyin de
Makyaj takımı edindin, tuvalet masası filan
Çoğaldı taklavatın, kırışıklığın
Bir gün hepten kayboldu güzelliğin
Bu şehrin de
BİR YÜREK SERGİLENİYOR 19
Bir kız ağlıyordu bir tavan arasında
Bin hıçkırık koptu bulutlar arkasında
İri ayaklarıyla bir küçük böcek
Daha küçük bir böceği parçalıyordu
Solgun yüzlü bir genç bir avuç kanını
Ufuk çizgisine fırlatıyordu
Kimse görmüyordu, kimse bilmiyordu
Bir devran kan kırmızı dönüyordu
Bir yürek bir fuarda sergileniyor
Nikotinsiz bir göğüs nefes alamıyordu
Kalın dudaklı takma kirpikli kadınlar
Pazarlıksız bir emekle pazarlık ediyordu
Işıksız, kitap kokan odalarda
Bir düşünce mahpusluğunu hürriyet sanıyordu
Bir âşık düşünce gibi yaşıyor
Bir kız bir tavan arasında ağlıyordu
YILMALARA ŞİİR 20
Görüş gününü gözleyen analar için…
“Uzakta” yıl sayan babalar için…
Boynunu vurdular aşkın güzelin
Sevgili yerine ölümü seçtik
Silahlarınızı kuşanın gelin
Sırat Köprüsü’nden bin defa geçtik
Bekliyoruz o meydanda sizleri
Sol ellerinizde defterleriniz
Alnınızda günahların izleri
Ve ardınızdadır iblisleriniz
Sanmayın ki unutuldu olanlar
Annelerin gözyaşları, çilesi
Zindan karşısında ev arayanlar
O evlerde çocukların gözleri
Unutulmaz evet çocuk gözleri
Bir anda büyürler sanki çocuklar
Her şeyi anlatır apak yüzleri
Hesap günündeki şahidim onlar
Ah çekmenin geçti çoktan zamanı
Hem kimler duyar ki ahlarımızı
Ölgün kalpleri kim canlandırır
Kim geri verebilir aşkımızı
Bizi kandıramaz artık vaadler
Bir Allah’ımız var bir imanımız
Ayaktayız daha sıkı, daha dik
Gelecektir er geç bizim çağımız
Kurduğumuz güzel beyaz ülkeler
Kaldıracak kalplerdeki lekeyi
Kalmayacak evler artık babasız
Çocukların açılacak elleri
Ey insafa gelmez voltajcı seni
Gözleri kanlanmış çarmıhçılar ey
Emin olun affedecek sizleri
Yarını kuracak melek yüzlüler
Zulmünüz işlemez nasılsa orda
Orda hayat size çok zor gelecek
Secde ettikleriniz bile orda
Uzanıp yerlere secde edecek
Sanmayın çocuklar korktular sizden
Maskelerinizi çıkarıp gelin
Soyunup gelin insan şeklinizden
Gerçek kimliklerinizi gösterin
Çok önde gittiniz kapı kullukta
Mükâfâtı hak ettiniz doğrusu
İşkence yarası geçer parmakta
Geçmez ama ruhlardaki ağrısı
Bizler unutmaya hazırız çoktan
Ne der çocuk yüzleri bilemem
Biz deriz ki bütün bunlar Allah’tan
Onların adına bir şey diyemem
Yarın onlardır hâkimi evrenin
Evrenin, devrânın, mahkemelerin
BİZİM ÇOCUKLAR
Küçücüktü elleri
O hep duaya duran
Duyulmazdı sesleri
En derinden haykıran
Bizim çocuklar bunlar
Ehli dil, ehli dertten
Lokmasını aldılar
İsmini kazıdılar
Yerden yere vurdular
Ses çıkarmadı yine
Bizim çocuklar bunlar
Garip, mahzun, çekingen
Erzincanlıdır kimi
Kimi Sivas elinden
Yozgat’tan, Adana’dan
Çoğu Maraş ilinden
Bizim çocuklar bunlar
Anadolu kokulu
Kimi derviş kimi alp
Uçmağa varacaklar
Yeri göğe uçurup
Gökte taht kuracaklar
Bizim çocuklar bunlar
Sevişir, savaşırlar
-imansızlar korkarlar
Binbir pusu kurarlar
Karanlıkta avlarlar
Ölmez bizim çocuklar
Civanmert bakışları
Ürpertir düşmanları
Bazı yaralar onu
Sevgilinin kaşları
Bizim çocuklar bunlar
Âşık, mecnûn, kalander
Ay alınlı çocuklar
Selam getirdim size
Gökteki yıldızlardan
Ki unutmayacaklar
-kök toprağı unutsa
Yaprak havayı
Unutsa çiçeği arı
GÜL YÜZLÜ ÇOCUKLAR
Gül yüzlü çocuklar başları gökte
Eller kelepçede, gözlerde buğu
Tahta sıralarda oturuyorlar
Çiçekleri ezmeyiniz ne olur
Gül ağacı kırılmasın belinden
Gül yüzlü çocuklar bu nedir böyle
Alın yazısı mı savaş mı yoksa
Çizmeler çiğnedi pınar suyunu
Bulun çizmelerin sahiplerini
Deyin ki gezilmez böyle burada
Gül yüzlü çocuklar ağlamıyorlar
Bir yere akmalı kan gözyaşları
Gülüyor sütre gerisindekiler
Maskeler örtüyor yüzleri kim, ne
Bu geminin dümeni kimde
Gül yüzlü çocuklar bu oyun bozulacak
Yeni bir bahçe kuracağız
Bu viranede
BENDEN SANA ESEN
Saat gecenin üçü
Toprak uykuda, çiçekler uykuda
İn cin uykuda
Kaldırım taşları uykuda
Çocuklar uykuda
Evler uykuda
Kent uykuda
Gece büsbütün uykuda
Ben uyur uyanık
Ben paramparça
Sen uyuyor musun
Sen ağlıyor musun
Sen duyuyor musun
Biliyor musun ki
Bir göğüs seninle nefes alıyor
Anlıyor musun
Saat gecenin üçü
Nefesimi üflüyorum zamana
Nefesimi veriyorum eşyaya
Geceye
Kente
Kıpırdıyor yapraklar
Bir rüzgâr esiyor inceden
Benden
Ölüler doğruluyorlar kabirlerinden
Gül vermede kulağını rüzgâra
Aşkın cıvıltısını duymada
Her esintide
Nefesimi veriyorum boşluğa
Sevgimi sunuyorum
Bardaktan boşanırcasına
Yağmur yağmur
Saat gecenin üçü
Ve seninleyim
BİR SEVDÂ Kİ
Mümtaz’a…
Bir sevdâ ki sigara tiryakiliğine benzer
Bıraksan bırakmaz, bırakmasan eritir seni
Sevsen mümkünatı yok, sevmesen mümkünatı yok
BUGÜN
Beşir Ayvazoğlu’na…
Kırlarda çiçekler hep solgun bugün
Kırmış filizleri rüzgârlar bugün
Kaçmış göğümüzden yıldızlar bugün
SES
Cıvıl cıvıl cıvıldar kuşlar ağaçlarda
Çın çın çınlar boynunda koyunların çanlar
Sonsuz sükûttan su sesleri savrulur sanki
SEL
Ahmet Turan Alkan’a…
Yaban eller aldı bizi
Bin deryâya saldı bizi
Devrilir gökten çatılar, ışıklar söner birden
Saman çöpü duygularımızı uçurur bir yel
Savrulur binbir zahmetle kurduğumuz yapılar
Pamuktan ipliğimizi çeker koparır bir el
Güzeldir köknarların yaprakları deler göğü
Vakit gelir yerle yeksân eder onları bir sel
OLAN-BİTEN
Gönül tahtında güzel
Salınır gezer
Âşıklar otağında
Vurulur kurşun
Yara alır bir yerinden
Yarılır gülle
MARTILAR
Nihat Genç’e…
Kanatları suya değmiyor martıların
Böyle uçsak bile böyle duramayız
Böyle yakalayamayız avımızı
Böyle tepeden inme, bir çırpıda
DEVİR
Devrilir durur, devrilir döner devrânımız
Daha dün dostlarla dopdoluydu dergâhımız
Dize geldi dağları deviren dermânımız
Duruldu derelerimiz, duyulmaz dualarımız
BAŞAKLAR VE ÇOCUKLAR 21
Sarı sarı başaklar
Bir atlas oluvermiş önümde
Gözün görebildiği kadar
Emeğin şarkısını söylüyorlar
Salınıyorlar önünde rüzgârın
Bir çocuk görüyorum
Sırtı kaşınıyor saman parçalarından
Savrulan tozlar gözlerini yakıyor
Çelişkisi sergileniyor hayatın harman yerinde
Harman yerinde oyun oynuyor çocuk
Oyuncakları sahicikten, sahici oyuncaklar
Öküz, döven ve yakan güneş
Kalaylı testi
Suyu ılımış
Çocuklar bilirim harman yerlerinde
Elleri “pamuk gibi” olmayan
Oyun oynar gibi çalışan
On iki saat çalışan
Çocuklar bilirim kara kara çatlak çatlak elleri
MÜNZEVİ 22
Sevmek yolu bir çıkmaz sokağa varır işte
İşte böyle bir kalakalmazlık içinde
Çözülür tuğlaları bir eski yapının
İçi boş gösterişli sıvalar içinde
Çok çehreli bir güzel peşinde tüketir sevgili
Bir âşık binbir kararsızlıklar içinde
Münzevî bir şiiri didikleyip durur
Bir şair unutulmuş haksızlıklar içinde
GÜN BATIMI
Yine bir gün batımında
Yenidir her dem hüzngâh
İlk aşk günah rıhtımında
Çıkagelir gâh ü nâ-gâh
O gelir ve ben giderim
Su yoksulu mavnalarda
Hüznümü ifsah ederim
Kırık dökük aynalarda
İKİNDİ SONLARI
Küskün ikindi sonları
Artık gün bir nostalji gibi uzar
Hem geceye bir koşu hem bir kaçıştır
Sevdâyı yıldızlara bölüp göğe saçarız
Sayısınca yalnızlığımızın
Küskün ikindi sonları
Esintiler gibi dökülür pişmanlıklar
Yaza veda eden yapraklardan
Ve ağaçlara çizilen oklardan
Delik deşik bir kalp resmidir kalan
Etrafında ezik, kaçamak öpüşler
Yağmur ha yağdı ha yağacak
Sevmek bakır sinide bir tulum peyniri
Bir bir enseme vuracak damlacıkları
Sırra kadem aşkların
Ikide bir kopup duran bir film
Karışmış renkleri ve titrek görüntüsüyle
Ninni arasında uyanışlar, gülüşler
Dile gelmeyen sevdâların abandığı titrek kalp
Şimdi hangi mısra ile avunacaktır ki
Tamamlanmamış şiirler öyle kalmalı değil mi
Ve çiziktirilen son kelimeler
Bulut olup dağılmalı
Savrulmalı çiçek tozları gibi
Yanaktaki gözyaşı gibi
İlk sevgilinin unutulmayan ismindeki
Heceler gibi
Ah uçup gitti her şey her eskiyen gün gibi
Küskün ikindi sonlarında bir şey ararım
Avcumda sanki kül olmuş bir yaprak tutarım
Hem toz olup uçmasından korkarım
Hem rüzgâr beklerim dağıtsın hüznümü diye
Ben niye ağlarım
Küskün ikindi sonlarında
Ben niye
ORADA HER ŞEY ÖZÜYLE
Ber – hükm-i kazâ-yı nâmuvâfık
Hüsn oldu cemâl-i aşk’a âşık
Bin cân ile hüsn-i âlem – ârâ
Çün oldu o Yusuf’a Züleyha
ŞEYH GALİP
Yusuf ile Züleyha arasında değil aşk
Yusuf’ta düğümlenen bir bilmece
Ondan ötesi sevginin bilinmez
Nasıl bilinmezse ondan ötesi hasretin, hüznün
Sonsuzluğu alır eline âşık
Sonsuzluk yüreğinde zira
Ve yüreği her an elinde bir çiçektir
Güzele sunulacak bir gün
Ama sonlu olanlardan kaçıyor o
Zira sonluları göremiyor gözleri
Kendi gözlerini de
Bildiğiniz aynalardan olmaz
Metafizik ülkelerde ve ne de renkler
Beyaz beyaza şarkı söyler orada
Orada her şey özüyle
Beyazın tonları serilir
Beyaz nehir üzerine
Kuvvetliyseniz eğer
Kuvvetliyse aşkınız
Ve arayışınız arayış kadar
Karmaşık ise
Belki pembeleşir nehir
Duyulur belki orada sesiniz
Ahınız ancak orada şarkılanır
Orada anlaşılabilirsiniz
Orada anlayabilirsiniz
Burada didişmeye devam
Sokaklar ve betondan binaların giriş kapıları
Önlerinde direkler sanki saatin tiktakları
Vakit gibi ölmekteler
Arkada kaldı zaman
Belki çıkacak ana caddeye
Elbet bu sokaklar
Kentin ana caddesi
Anlamadan sokakların sevdâsını
Kendisine uzanan
Kentler arası bir otobana saracak
Sert, asfalt kollarını
Artık, ne yanda kaldırımlar olacak
Ne binaların giriş kapıları
Ne de perde aralarından süzülen
Mutluluk ışıkları
Yalnız kilometrelerin şarkıları kalacak
Bu tablo, bu bitmemiş tablo
Belki bir gün… diyecek hep
Umut mabedinde diz çökecek
Bilmediği dûalardan okuyacak
Zaman ve mekân saracak onu
Kıstıracak, sıkacak
Bir çerçeve ve köşebentleri gibi
Dört yanından
Çiviler arkadan çakılacak
Üzerine çerçevelerin
Ve tuval gergin
Ve şehvet şarabını içmiş boyalar
Kusmaya hazırdırlar palette
Ressam günahın portresini tasarlıyor
Uzun parmaklarında tuttuğu
Uzun fırçalar
Bütün kıllarıyla hazır, beklemekteler
Ve yolcu gecenin karanlığında
Düşüyor bir inşaat çukuruna
Ölüm bu kadar basit işte
Ne kaldı sanki göğün karanlığından
Selam
Cenaze merasiminde taşınsın o da
Bir tabut içinde
Yolcunun tabutunun ardından
Beraber gömülsünler toprağa beraber
Unutmayın sâdece bir oyundur bu
Zira öteler hâlâ selâm göndermekteler
Yolcunun ise mezarında
O ilk gömme törenlerinden kalan
Çiçekler kuru
Ve yerin çocukları her gün
Yatıp kalkıp, dönüp durup, gidip gelip
Bu bilinen oyunu biteviye
Sahnelemekteler
ÖMÜR 23
Rûyâ gibi bir ömrü fâşetmekten yoruldum
Hep bir başka hayâtı gözetmekten yoruldum
Heybetli doruklarda seken ceylan gibiydim
Hiç yormadı dağlar beni düzdeyken yoruldum
Kuşlar gibi uçtum da bir çaydan geçemedim
Hazrolda yorulmadım rahattayken yoruldum
Zindanlara düştüm de hiç şikâyet etmedim
Devletlûye pazarlıklı temennâdan yoruldum
İkbâl ile istikbâle dâir perîşânım
Hüsran yine ensemde düşünmekten yoruldum
Dâvâ adamından ne dolaplar döndüğünü
Gördüm de o dâvâda sadâkatten yoruldum
Lütfî seni bilmez uğruna yandığın dostlar
Sen neyle yanarsın sual etmekten yoruldum
YOLDA 24
Bir noktaya basmam yürümekteyken bir yolda
Kim söyledi aşkın dili giryân olur yolda
Şol dünyayı alsam tutuversem şol elimde
Kanmış ruhumun postunu sermek düşü yolda
Hicranla yanan ben, sana râm olmuş olan ben
Bir tek bakışın kâfi gelir gör beni yolda
Yollar ne tuzaklar taşıyor, hicranlar bir de
Azmetmeli, sabretmeli berk kalmaya yolda
Ben belki bu girdâbı bilmekteydim ezelden
Israr ile en doğru bulunsun doğru yolda
SİNEK MEDENİYETİNE DAİR
Uzun yaz akşamlarında sahipsiz yokluğumuz
Gölgesiz yürüyüşümüz bir hayale doğrudur
Bu kentin varoşlarında sayısız çokluğumuz
Musikisiz ve şiirsiz bir dudağa mültesem
Nice ilhamlar edindik, nice çileler çektik
Sinek medeniyetine ait ve ona dair
Hantal, çorak topraklara nice tohumlar ektik
Kin ektik, şehitler biçtik melekûta müsellem
HASTA YÜZYIL YORGUN KERVAN 25
Şafak vakti çalan çanlar
Yeryüzü bir kervansaray
Sergüzeşt serseri çağlar
Suya düşen kimsesiz ay
Sesin kalbimde çınlar
Âsumanı sarar bir yay
Sesin insan sesi midir
Soyunsun kılıçlar kından
Nefesin ibrahim midir
Ardımızdan gelen rüzgâr
Sürükler bizi çöllere
Çekilecek çileler var
Çöledir yolumuz çöle
Arayışla bulunur yâr
Damlalar biriksin göle
Kum tanesi gibi yanar
Göğsümden süzülen kervan
Bir iz arar, bir iz anar
Hasta yüzyıl yorgun kervan
Vahalarla taşsa da çöl
Hasta yüzyıl yorgun kervan
GECEYE TÜRKÜ
Kendi elimizle gömdük geceyi
Gömdük ömrümüzü ellerimizle
Düğmeye basınca söndü lambalar
Düştük erte günün aydınlığına
Başka bir gün artık bu birden gelen
Durdu akan zaman bir tek sesiyle
Lamba yanarken dün, sönükken bugün
Gece nasıl aktı böyle sessizce
Güneşe ve aya, akan zamana
Kımıldadıkça siz, ben ölüyorum
Söyleyeceklerim var benim de hey
Kaçan yolcu böyle umursamadan
Yelkovanı tutuyorum inatla
Akrepse geçiyor birden dörtnala
Neden kapılanır başka bir güne
Günün zirvesinde gece yarısı
Yeniden doğmak mı böyle her günle
Ölmek mi doğrudur biten geceyle
Tabiatın, cemiyetin, tarihin
Nabzında tıklayan bir lamba sesi
Bendim geçen gece birden kararan
Madonna gözlerden eteklerine
Bendim hoyrat, aşüfte akşamlardan
Mütereddid sabahlara uzanan
Musahhih şairler uyuya kalır
Püriten mısralar sabah olmadan
Pelüre yazdığım şiirler solar
Unutulur heterodoks dualar
Buz kesen ayazla seviştim gece
Yitik mısralarla, sakıt vezinle
Belki bir gün peşindeki hayatı
Bitmeyen geceyle uzar sanırım
YÂR OLDU
– - . . / – - . . / – - . . / – -
Cânım efendim gör geceler bana yâr oldu
Senin nefesinden yine vuslat bahar oldu
Mecnun kimi bulsun da avunsun ya leylâ
Aşk hasreti dünyaya dalandan bîzâr oldu
Leylâ onu senden ayıran sebep ne ola
Gerçek acaba hangi yüzünden bakar oldu
Benden uzak dursun aşk, beni mecnûn kılmasın
Mecnûn değilken dünya bana târümar oldu
Aşk her şeye rağmen dokunur kalbine leylâ
Dünyâ sana senden daha isyanlı yâr oldu
Gezgin dolaşırsın öyle âlemde boşuna
Derviş gibi zikrinle mi postunla mı leylâ
HAYRET
Hayret, bilerek sırt çevirenlerden olmuşsun
Hayret, seni geçmişte bırakanlarla olmuşsun
Bir ses duyacak olsan meylin hemen oraya
Bilmem seni mankurt yapan elden ne ummuşsun
Kalbin ne fesat bir yele gark olmuş yıkılmış
Ömrün kara bir iz gibi kalmış gamla dolmuşsun
PÜRTELAŞ
Naif ve kırılmış bu çocuk kalbi pürtelaş
Âşık olmadayken de olunca da pürtelaş
ŞEYTANIN SESİ
Ay anında belirdi
Nazlı bir hilâldi
Ve serpilmiş yıldızlar
Deniz dibi gökte
İnciler gibi
Melûl, mahzun yıldızlar
Ülkeler sıralı ülkeler
Doğudan batıya
Tarih ötesinden
Geliyorlar peş peşe
Toprak renkli ülkeler
Uçuk mağlup ülkeler
Ayak sesleri zamanın
Tik tak, tik tak
Ha gayret ha gayret
Koşun kendi sonunuza
Sınırına zamanın
Ve ağlamaların
Koşuşturur insanlar
Hep yeniye yeniye
Soranlara nereye
Bu koşu böyle nereye
Derler hep bir ağızdan
Sen geriye
Kaplar kahkahalar her yanı
Düğümlenen nefesler
Janus’un kaçıncı yüzü
Tarihin yazmadığı
Bu kaçıncı hıçkırık
Hangi günün gök yüzü
Onun kahkahaları bunlar
Onun kahkahaları
Zikir ülkesinden kovulan
Toprak üstüne atılan
Bu yarım kalan her şey
Şeytanın sesi bu tanıdım
KÜRŞAD
Bir kürşad düşerken son nefesinde
Elif dedi diyemedi lâmelif
Ölümün tarifsiz mesafesinde
Ruh bin parça, vücut ayrıldı lif lif
MEVSİMLER ESKİDİ SEVDA ESKİDİ
Kolay değil kolay değil anladım
Bir ömür boşuna bekledim durdum
Bir çift göz için hep kalbimi yordum
Mevsimler eskidi sevda eskidi
Eski şiirdeki güller eskidi
Kolay değil kolay değil hep sevmek
Her aşkın sonunda gözyaşı dökmek
Kaderim çöllerde hep serap görmek
Mevsimler eskidi sevda eskidi
Bir ömür gidilen yollar eskidi
Ne çöllerden kaçabildim ne senden
Ne de rüyama giren gözlerinden
Bir tutabilseydim ah ellerinden
Mevsimler eskidi sevda eskidi
Tükenmez sanılan ümit eskidi
VİRANE ŞİİR
Bir şiir bahçesi gibidir gönlüm
Mûsikîye âşık deli mısralar gezinir
Bülbüller dal arar konacak
Güller soyunur nâmelerine
Şimdi bir süvari gelir dolu dizgin
Ateş saçar dudaklarından
Bahçeler döner viraneye
Naraya terk eder yerini şiir
YEDİVEREN GÜLÜ
Sen ufkumda yediveren gülü
Sen saçlarıma dökülen yağmur damlası
Bu gece sokakları sana katlarım
Seni gönlümde sonsuza saklarım
Ellerin ne kadar narin
Avuç içinin sıcaklığı hâlâ kudurtur beni
Ya gözlerin, derinliği gözlerinin
Bir de saçların, saçlarının omzunda savrukluğu
Sonra gülüşün, gülüşün eritir beni
Sen ufkumda yediveren gülü
Sen gözlerimde gönül damlası
Bu gece yanımda olsaydın derim
Öteler ötesinden çağırsan gelirim
ZEBANİ TERAZİLERİ
Ölümün resmini çiziyorlardı
Melek kanatlarıyla iri ressamlar
Siyah beyaz bulutlardan
Sonsuzluğun maviliği üstüne
Haydi çağırın zebanileri
Vereyim bu çizgilerin hesabını
Bu boyaları nereden bulduğumu
Ve içimdeki şeytanca başkaldırışın
Zebaniler ellerinde teraziler
Üstüme üstüme geliyorlar
KARTVİZİT 26
Yüreğimdeki çizgiler gözlerimin yorgunluğu
Ayaklarım kaldırımları süpürür
İzmarit dudaklarımı yakıyor, ellerim cepte
Bir şiir tutturmuşum önümden gider
Şair kızların eteğini kaldırmak isterim
Kartvizit bastırdım üstüne ne yazdırdım
Köşeleriyle dişlerimi karıştırdım
LİSELİ AŞKIM
Biliyor musun on üç sene geçmiş
Seni gözlerimle öptüğüm
İlk sayfasına hatıra defterinin
İlk şiirimi yazdığım
O yağmurlu Nisan günü üzerinden
Sen tavizler doğurdun oğlan kız
Hani dönmeyecektik sözümüzden
Hani ak selviler ötesinnde bekleyecektin
Sabrıyla o üstüne oturduğumuz
Soğuk ıslak taşların
Sen liseli küçük kız
Şimdilerde belli ki bir annesin
Kalçası, midesi büyümüş
Çocukların birbirleriyle kavga ediyordur
Sen bir dövünüp bir döğüyorsundur
Kocanla belli saatlerde tartışıyor
Belli saatlerde yatıyorsundur
Ya ilk öpüş küçük kız ilk öpüş
Ruj sürerken dudaklarına
Belki hatırlıyorsundur
1986
ÇOCUKLAR
Binbir zahmetle kurdu çocuk
Yıktı bir çırpıda kalesini dalgalar
Ağladı çocuk
Annesi güldü şezlongda
Mayosunun üzerinde bir erkek eli
Siteler’de bir mobilya atölyesi
Tezgâh başında bir çocuk
Ne çocuk
Elini kaptırır hızara
Islatır kanı kuru tahtaları
Bastırır iniltisini çocuğun
Çekiç sesleri
Hızar sesleri
İnsan sesleri
Ağlar içinden yürek kan kan
Böyle çocuklar için
ROTA
Ne göğün rengi dediğin gibi ne toprağın
Yok kardeşim, yok artık bildiğin gibi değil
Senin gözlerin başka görür, benimki başka
Bir gemiye binmişiz de rotamız bir değil
KEVSER
Her gece rüyamda bitmez depreniş
Her gece hasretinle ben yanarım
Varlığım varlığın içre erimiş
Aşkının esiridir duygularım
Sende gördüm ben gerçeği, güzeli
Arayış sırrına seninle vardım
Sınırsızlığımın sensin sebebi
Meçhuller düşünü seninle kardım
Dökülen heceler dudaklarından
İçimde bir serin yel estirirdi
Ruhum ürperirdi bakışlarından
Göz bebeklerinden içtim kevseri
HAYKIRIŞ
1
Ay buluttan sıyrılanda
Kalkanda perdeler gözden
Gönül aşkınla dolanda
Bir ah duyulur inceden
Dudaklarım kıpırdamaz
-Lâkin
Bilirim o ah bendendir
Bülbül güle nâme dizer
Gül dikenin gösterende
O sevgili gözün sürer
Ben ah çekip inleyende
Ahım göklere ulaşır
-Da
O yâr duymaz kollarımda
2
Haykırırım sesim çıkmaz
Sevgili insafa gelmez
Gönül yine de gücenmez
Dolar ağlar, taşar ağlar
ZAMAN
İhmalin hıncını alınca zaman
Bir ömürdür mağarada yaşanan
Kafdağı’ndan akıp gelen bir nehir
Seher vakti öten bülbül, açan gül
Şafakta çan, şafakta ezan zaman
KIŞ KÜSKÜNLÜKLERİ
Karlar erirken üşürüm
Kamyonlar gülerken sıçratır kusmuğunu
Yollar transparan giysiyle yapışık
Dolunay deli divane eder tuttuğunu
Kar üşür, ben üşürüm
Gece buza keser asfalt
Kırdığım camları hatırlatır düpedüz
Ve yüreğim ellerimdedir ellerim kanla bulaşık
Yine âşık olmadayım yüzde yüz
Kar erir, ben eririm
Gidişi gelişinden zor bu mevsimin
Eriyen karla akıp gider tevekkül
Bütün hislerim melûl, düşlerim karışık
Kaldırımdan ayaklarıma sızar tefekkür
Kar yürür, ben yürürüm
Yol taşımaz bu sevdayı ben taşırım
Bahara küskünüm, baharla gelecek sevdâlara
Ruhum hep o eski aşklarla dolaşık
Aldanmayacağım artık vedalara da
Kar küskün, ben küskünüm
NABUKADNEZAR
Asırlarca önceydi
Asurlar hâkimdi Maveraünnehir’de
Fırat ve Dicle, Basra’ya ayrı ayrı dökülürdü
Asırlarca önceydi
Bâbil kızları -her gece biri
Kulenin en üstündeki tapınakta yatarlardı
Tanrılarla paylaşırlarmış yataklarını
Arşa uzanan kulenin yeller eser yerinde şimdi
Bâbil’in en güçlü kralı Nabukadnezardır
Bâbil’in altın çağı onun çağıdır
Bâbil’in çöküşü de onunladır
Büyüklük sarhoşluğu değiştirdi kralı
Dörtayaküstü yürüdü
Otladı hayvanlar gibi
İnsanların hükümdarı düşer bir it derekesine
Tanrılarla arkadaşlık kurulan bu ülkede
Başlar bir it dalaşı
Senede bir defa yaşanan zina
Yaşanır her gece
GÖNÜL
Bu kararsız gönülle yollara düşülür mü
Sevda sevda üstüne kalp bina edilir mi
Böyle gün ortasında sevgili öpülür mü
Nedir senden çektiğim deli divane gönül
Sevdin mi sevmedin mi? Bak sen de bilmiyorsun
Kaç gönül yıktın ama hâlâ uslanmıyorsun
Saadet peşindeyken yine de gülmüyorsun
Nedir senden çektiğim deli divane gönül
Döktüğün gözyaşları dere olup da çağlar
Dıştan gülen gözlerin içten içe kan ağlar
Her attığın ok böyle döner de seni dağlar
Nedir senden çektiğim deli divane gönül
SESLİ DÜŞÜNME
Koşuyorsa atın niye dursun ki
Bırak dizginini koştursun dursun
Çıkmışsa kılıçlar kından bir kere
Boyanmadan al kanlara girmesin
Söz de artık söz de geri dönmesin
Koynumuza yârimizi almadan
Ak ellere kara kına çalmadan
Yolumuza eşkiyalar dolmadan
Koşturalım varılacak nereyse
Nereyedir bu koşturma nereye
Ne kaldı ki ülkümüzden geriye
Parsellenmiş vicdanlarla iyiye
Ve güzele ulaşmamız kabil mi
Boş yollara kanlarımız sebil mi
Güzelleri çirkinlere yâr eden
Arslanları kedilere boğduran
Hırsızlara iş bitiren dedirten
Bu tuhaf düzende yerimiz nere
Bu garip dünyada yönümüz nere
Yeise düşme sen, yeis haramdır
Biliyoruz bugün her yan talandır
Kim derse ki gaye tamam yalandır
İşimiz çok yol uzundur bunu bil
Uğraş didin boşa gitti çabalar
Bizi düşman değil kardeş yaralar
UYUMSUZ
1
Ağladığım zamanlar olur
Yüreğimi kaparım
Doğacak günlerimi öldürürüm
Acımasızca
Ben sabahların olmasını istemem
Güneş doğmasın üzerime
Karanlıklar benim alın yazım
Yüreğimi alsam elime
İşaret etsem en soğuk geceleri
Ve haykırsam
Kapkaranlık sonsuzluğu verin bana
Üzerindeki her şey sizlerin olsun
Öylesine kopar gök benden
Öylesine parçalar yüreğimi
Ayrılamadığım hayallerim olur
Gözler olur gözlerimi alamam
Unutamadıklarım olur
Ve alır götürürler sevdiklerimi
Gene karanlıklara dönerim ben
Karanlığa yazarım anılarımı
Kimsenin bilmesini istemem
Ve ağladığım zamanlar olur
Siyah bir fona siyah bir kalemle
Yazarım gözyaşlarımı
2
Durun
Artık burdan öteye dağ geçit vermez
Burdan öteye gidemez insan
Kayalar bile korku duyar bundan sonrası
Dağ bundan sonrası bir canavardır
Alır kolları arasına vadilere bırakır
Burdan öte yalnız kahramanlar yol bulur
Aşkın kahramanlarına geçit verir bu dağlar
Yalnız Keremler, Ferhatlar bilir sırrını
Kalbine güvenen varsa buyursun, işte dağlar
Sevenler neredeler
Sevgililer öte yanda kaldılar işte
Kim geçecek şimdi bu yardan
Kim aşacak dağları
Sevginiz kadar konuşun artık
Sevginiz kadar kahramanlaşın
Öyle kolay geçit vermez bu dağlar herkese
Bundan böyle sevenler arşınlasın
Yolları
Berikiler siz durun
3
Doğacak yeni vakit
Kurulacak bina
Çatılar çatılacak
Sağlam temeller üstüne
Yükselecek yeni bina
Ayaklarım vardı arşınlayacak
Yolları bucak bucak
Cenderelerde sıkıştırılan kollarım
Evreni saracak
Çalkalandı dünya umutla
Şarkı söyledi dalgalar
Dağlar hasret bulutlara
Ve çöktü üzerime kargalar
Meltemler hep uzak yörelerdedir
Buranın kaderi kasırgalar
4
Sen, ben
Ve deniz ve masmavi gökyüzü
Ve serpilmiş ikisi arasına
O gurup vakti, o dem
Bütün kızıllığınca
Uçkun bakışlarınla yaşadım
Sevginle dopdolu
Damla damla eridim yanında
Tükendim hasretinden
Ömür boyu
Ey sevgili ya sil beni gözlerinden
Ümid ver ya da… Ve terk et
Buluşmak üzre sonsuzluğumuzda
O beyaz ülkelerde… Yeniden
Yeniden ve aşk orda biteviye
5
Bu taş binalar ortasında benim ne işim var
Bu taş kalpler arasında ne geziniyorum
Ne arıyorum ben bu çöplükte
Ayaklarım bu kaldırımlarda yabancı
Tanıyorum… Bu çöplük de beni tanır
Uzun yıllar hep iç içe yaşadık
Fakat hep garipserdi o beni
Ben ise hep yabancı kaldım
Şimdi duydum ki; yabancılar çoğalmış
Çöpler de çöplüğün dışına taşmış
1.“Doğuş Edebiyat”ta 1982’de yayımlandı. Arakesitin ardından… Beton kafes, Mamak Askerî Cezaevi ve A Blok içindeki kafes… Dokuzyüzelliyedi doğumlu tutukluların oranı diğerlerinden daha fazla… “Eylül Seneleri” 12 Eylül 1980 İhtilali ile birlikte yaşanan arakesit iklimini anlatıyor. Eylül ki hazan mevsimi artık birkaç seneyi kuşatmıştır. 80 sonrası hep Eylül’dür.
2.“Gölgeler 1”, Atatürk Site Yurdu’ndaki odamızda yazıldı. O oda, üç yataklı bir oda idi. Gecenin bir vaktinde girdiğimiz ve yataklardan boş bulduğumuza ceset hâline gelmiş bedenimizi bıraktığımız bir yurt odası… Bazen Burhan, bazen Naci, bazen Mümtaz’er, bazen Haşim ya da genel merkezden başka bir arkadaş sızmıştır diğer yataklarda… Gecenin bir vaktinde uyandığında yahut sabah ezanında Burhan’ın dürtmeleriyle gözlerini açtığında göreceğin gölgeler hakkındadır…
3.“Gölgeler 2”, Yüksek Öğretmen Yurdu’ndaki odada yazıldı. Kül tablaları, sigara dumanları, kitap kokuları, genç dimağımızdan salınan kavramlar arasında bir yanda mücadele trafiği, toprağa verdiklerimiz, topraktan katılanlarla diğer yanda henüz yirmili yaş başlarının kavramsal inşası… İkisi de “Nizam-ı Alem”de yayımlandı; Derviş Edip müstearıyla…
4.12 Eylül öncesi atmosferini yansıtan bu şiirin, müsvedde hâlinde dururken farkına varıldı. “Kardeş Kalemler”in 2009 yılındaki sayılarından birinde yayımlandı.
5.Muhtemelen edebiyat dergileriyle ilk karşılaşma yıllarında yazıldı. Şair ağabeylerden alınan birtakım öğütlere karşılık gelen düşünceleri kapsıyor. Aslında kendine mahsus oluşun ilk kıvılcımları…
6.Muhatabımızın N. Kemal Zeybek olduğu anlaşılıyor hemencecik… Muhtemelen 1988 sularıdır. Zeybek, kültür bakanı olmuş. ANAP’ta siyasi hayatını sürdürmektedir. Kenan Evren’le aynı sahneyi paylaşmaktadır. Yoksa daha önce mi yazıldı? Mesela, Avukatlar Bürosu’nda Alparslan Türkeş’in de bulunduğu son toplantı sonrasında… Hasan Celal mi Ayvaz Gökdemir mi daha milliyetçi? Ara seçimde Gaziantep’te hangisi için çalışmalı? Artık ceketlerimiz ve koyun cebindeki kâğıtların üzerindeki isimler değişmiştir. Yeni dostlar, yeni çevreler… Ama mahkeme sıraları aklımızdan bir türlü çıkmaz… Anılar… Kervanlar ve devranlar…
7.12 Eylül öncesi (1978) çıkardığımız “Divan” dergisinin ilk sayısında Derviş Edip müstearıyla yayımlandı. Bir genç niçin intiharı düşünür? Veyl mağluplara! Fatih olabilmenin yolu ne? Tirajik bir aşkın üçüncü, hayır dördüncü şahsın sahneye girmesiyle trajikomik hâle gelmesi…
8.Mamak Askeri Cezaevi, A, B, C, D ve E bloklarından oluşuyordu. Hepsinin kendi içinde numaralandırmaları vardı; 1,2,3,4… A Blok 2. Koğuş veya B Blok 9. Koğuş… Fakat C Blok daha hafif suçlular için… C1, C2 diye gidiyor. D Blok ise D1, D2, D3 gibi geniş arazi üzerinde prefabrik binalardan oluşuyor. D1 kendi içinde üç ayrı koğuşa sahip: D1-1, D1-2, D1-3. D2 ve D3 de öyle… Kare biçiminde bir meydan dört tarafında prefabrik binalar… Üçü koğuşlar… Biri idare binası… Hapishanenin giriş çıkışı bu idare binasından yapılıyor. A ve B bloklarında zula ve şahsi kutular olması imkânsız ilk zamanlar; D bloklarında buna imkân var. Ve buralar açık olduğundan Samsun yolu üzerinde seyir hâlindeki özellikle ağır vasıtaların -otobüslerin- tekerlek ve motor seslerini sessiz bir gecede duyabilirsiniz. Şahsi kutulardaki bisküviler biraz daha serbestleşmenin emaresi… Zulada kim bilir kimlerin resimleri var? Anne, kardeş, sevgili…
9.Mamak Askeri Cezaevi, A, B, C, D ve E bloklarından oluşuyordu. Hepsinin kendi içinde numaralandırmaları vardı; 1,2,3,4… A Blok 2. Koğuş veya B Blok 9. Koğuş… Fakat C Blok daha hafif suçlular için… C1, C2 diye gidiyor. D Blok ise D1, D2, D3 gibi geniş arazi üzerinde prefabrik binalardan oluşuyor. D1 kendi içinde üç ayrı koğuşa sahip: D1-1, D1-2, D1-3. D2 ve D3 de öyle… Kare biçiminde bir meydan dört tarafında prefabrik binalar… Üçü koğuşlar… Biri idare binası… Hapishanenin giriş çıkışı bu idare binasından yapılıyor. A ve B bloklarında zula ve şahsi kutular olması imkânsız ilk zamanlar; D bloklarında buna imkân var. Ve buralar açık olduğundan Samsun yolu üzerinde seyir hâlindeki özellikle ağır vasıtaların -otobüslerin- tekerlek ve motor seslerini sessiz bir gecede duyabilirsiniz. Şahsi kutulardaki bisküviler biraz daha serbestleşmenin emaresi… Zulada kim bilir kimlerin resimleri var? Anne, kardeş, sevgili…
10.Mustafa Pehlivanoğlu’nun idam edildiği gece yazıldı.
11.“Doğuş Edebiyat” dergisinde yayımlandı. 12 Eylül sonrası… Yürekler inkılap(!) ardından şaşkın, ürkek, şüpheci, şüpheli… “Doğuş”ta zaman zaman sohbet ediyoruz. Ama bir şey kopmuş… Bir şey… Ne o?
12.Nerede yayımlandı, unuttum. Bu da Eylül şiirlerinden biri… İkindi bir şifre… Akşam, yani kıyametimiz yakındır ve biz derin sohbeti onda ederiz. Günümüzdür ikindi, yaşadığımızdır. Hüzün, aşk ve sanki evlilik mevzubahis… Oysa baştan aşağı dava şiiri… Tükenmeye yüz tutan davanın dirilişi ümidi…
13.Mapushaneden çıkınca yazıldı. Naci’ye ithaf olundu. Aynı koğuşu paylaştık uzunca bir müddet. Naci “Yıldızlar” şiirini yazmıştı sevgilisine… Zulada fotoğraf saklayan kimler yoktu ki?.. B Blok 7. Koğuş’tan bir arkadaşın da iki fotoğrafı vardı zulasında… Biri sevgili karısı -ki yeni evlenmişti- diğeri kamyonu… O kamyon şoförünün ne kadar da naif bir kalbi vardı…
14.“İçerde”, “İçerde – Dışarda”, “Dışarda” bu sürecin -Eylül süreci- şiirleri… Kuş kafesten çıkmıştır ama nereye gideceğini bilmiyor…
15.“Hareket”(1977) sayı 8
16.Mamak 1982. İki yıla yaklaşan süre içinde, gelmediği görüş günü yok. Karda kışta, ayazda, temmuzun sıcağında zorla okutulan İstiklal Marşlarından sonra yüzünü tel kafeslerin ve kirli kalın camların arkasından seçmeye çalıştığım annem için…
17.İstanbul’a tayin olmuştuk. Yıl 1968. 68 kuşağında ilkokul sıralarındayım. Kadıköy Ziverbey’de evimiz. Sabah vakti. Dört bir yandan sabah ezanı duyuluyor. Gurbetteki çocuk, elemle uyanıyor. Annesi de… Onun kucağında ezanı dinliyorum. Erzincan’dan İstanbul’a gelmiş ve koca şehre alışmaya çalışan küçük kalp titriyor…
18.Yahya Kemal şöyle dua ederdi: “Allah’ım bana söz kudreti ver!” Kudretin kalemi olduğu içindir ki mazlum olmanın dayanılabilir ağırlığına katlanabiliyoruz. Mapusane! Her taraf duvar. Sadece yukarıdaki gökyüzü sonsuzluğu hatırlatıyor. Avlu yirmi beş adım tamı tamına…
19.“Doğuş” 83… Nihat Genç’le bir yayınevi kurmuştuk. Kitapçı dükkânımız da var… Kitap satıyorduk. Fuara katıldık. Zarar ettik. Bizi icraya verdiler. Işıksız kitap kokan odalarda hürriyetimizi yaşıyorduk. En azından içeride değildik. Şiirdeki “bir” ne kadar da çok… Sonraları Atatürk Kültür Merkezi’nin başkanı olan Prof. Dr. Sadık Kemal Tural, dergimiz müdavimlerinden. Ne kadar da şenlikliydi eskiden… Oturmuş “bir”leri saymış… Ne anlattığımı hiç kimse anlamadı…
20.Yılma Durak. Doğu’nun Başbuğu! Mahkemeye verdiği savunmasında herkesi ağlattı. Evliydi. Eşi ve çocuğu vardı. Zindanın karşısında ev arıyordu hanımı… Ne de çok geçim sıkıntısı çekmişti. Küçücük bir adamdı. Türkiye’nin yarısı bilirdi onu. Onun yarısı da yanlış bilirdi. Bazıları kocaman biri sanırdı. Doğunun Başbuğu ve içeridekilerin işkencesi… Devran dönecekti işte…
21.“Divan” 1980. 12 Eylül’e az bir yıldan az bir zaman var. “Divan” dergisini çıkarıyoruz. Ziraat fakültesini bitireceğiz. Şehirde mücadele veriyoruz. Ama bir de köy var. Köy çocukları…
22.Sayfa 68’de “Pürtelaş” var. Her ikisi bir araya gelince Münzevi-Pürtelaş oluyor. Münzevi ve Pürtelaş; âdeta karakterim oluyorlar çoklukla… Münzevi-Pürtelaş Esra Yayınları arasından çıkan şiir kitabımın da adı.
23.Aruzla ilk tanışmam ortaokul sıralarında oldu. Ablalarım lisede okurken Nihat Sami Banarlı’nın lise edebiyat ders kitaplarından öğrendim aruzu. O sıralarda iki şiirim “Genç Şairler Antolojisi”nde yayımlandı. Aradan geçen çeyrek asırdan sonraki aruz denemelerimden biri de bu…
24.Bu da bir gazel. Yolda gazeli… Yol malum… Bu da Müstef’ilü, müstef’ilü, müstef’ilü, fa’lün vezninde… Vezin de redif de kafiye de naif… Ama burada hem serbest hem hece vezninin gizli hâkimiyet mücadelesi var. Yoldaki mücadeleler gibi…
25.Yeni bir tarz… Besteledim. Üç farklı bestesi var.
26.İlk kartvizitimi bastırmıştım. Artık işi, şanı belli adam, öyle mi? Kendiyle dalga geçen adam ne yapacak bu kartviziti?..
Darmowy fragment się skończył.
1,70 zł
2,62 zł
−35%
Gatunki i tagi
Ograniczenie wiekowe:
0+Data wydania na Litres:
09 sierpnia 2023Objętość:
180 str. 1 ilustracjaISBN:
978-605-121-929-5Wydawca:
Właściciel praw:
Elips Kitap